Uzm. Dr. Deniz Koray GÖRÜCÜ, Gaziantep’te doğmuştur. Lisans öncesi öğrenimlerini çeşitli illerde bitirdikten sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde başladığı tıp eğitimini başarıyla tamamlayarak tıp doktoru unvanı almıştır.

Tıp eğitimi sonrasından Ağrı/Doğubayazıt’ta askerlik vazifesini yerine getirmiş olan Uzm. Dr. Deniz Koray GÖRÜCÜ, aynı süre zarfında TUS sınavını kazanmış ve ihtisasına başlamıştır. 2009 yılında “Kolesterol alt tiplerinin (HDL, LDL, VLDL vs..) ruhsal hastalıklar üzerine etkisi” adlı tezi ile Psikiyatri Uzmanı olmuştur.

Uzmanlık eğitimi sonrasında pek çok kurum ve hastanede Psikiyatri Uzmanı olarak görev yapmış olan Uzm. Dr. Deniz Koray GÖRÜCÜ, başarılı çalışmalarına Adana Medline Hastanesi Psikiyatri Kliniği’nde devam etmektedir.

Uzm. Dr. Deniz Koray GÖRÜCÜ Adana’da Psikiyatri alanında hastalarına sağlık hizmeti vermektedir.

Eğitim

  • 1996 – 2002 Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (Mezuniyet)
  • 2004 – 2009 Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği (Uzmanlık)

İş Deneyimi

  • 2014 – Halen Özel Medline Adana Hastanesi
  • 2013 – 2014 Ankara Bilted Psikiyatri Polikliniği
  • 2012 – 2013 İzmir Özel Hayat Hastanesi
  • 2010 – 2012 Adana Ruh Sağlığı Hastanesi

Bildiği Yabancı Diller

İngilizce, İspanyolca

Üyelikler

  • Türk Tabipler Birliği
  • Türk Psikiyatri Derneği

Kendi Dilinden

Baba tarafı Adana, anne tarafı Gaziantep’li bir ailenin 3 çocuğundan en büyüğü olarak dünyaya geldim. Doğum yerim Gaziantep. Anne ve babamın görevleri icabıyla birçok ilde yaşadık, bu nedenle eğitim/öğretim hayatım farklı kültürlerle, değişik coğrafyalarla temas ederek geçti.

İlkokulu Adana Sadıka Sabancı ilkokulunda tamamladıktan sonra Adana istiklal Ortaokuluna başladım. Ortaokulu bitirene kadar vasat bir öğrenci idim ancak lise yıllarından itibaren gerek ergenlik buhranı gerekse de “çok sonradan anladığım” dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu nedeniyle oldukça başarısız bir öğrenci idim. Hatta o kadar ki liseyi dışarıdan fark dersleri vererek 5 senede ancak bitirebilmiştim. Sonradan epeyce bir çaba sarf ederek Çukurova üniversitesi Tıp fakültesini kazandım, pek başarılı olduğum söylenemez, çok gezen bir öğrenci tipiydim, 6 yıl boyunca hep bütünleme sınavlarıyla geçtim, ancak ilginç bir şekilde bunun bana etkisi olumlu yönde olmuştu. Çünkü bu şekilde ağır müfredat ile nasıl baş edeceğini öğrenmiş oluyorsun. Şimdi anlıyorum ki, yıllar sonra Ağrı/Doğubayazıt a bağlı bir hudut birliğinde asker iken azmedip TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) u kazanabilmem bu sayede olmuştu. Evet, ayağımda postallar ve üniformayla fırsat bulduğumda ders çalışarak ancak başarılı olabilmiştim, üstelik çok istediğim bölüm olan psikiyatriyi kazanmıştım. Neyse uzatmayayım, oldukça tatmin edici bir eğitim sürecinden sonra 2009 yılında “Kolesterol alt tiplerinin (HDL, LDL, VLDL vs..) ruhsal hastalıklar üzerine etkisi” adlı tez ile uzmanlık sınavını vererek psikiyatri uzmanı oldum.

Hekimlik dünyada var olan en eski mesleklerden birisi, bir o kadar da tatmin edici ve karizmatik. Ancak benim için bilinçli bir tercih olduğunu söyleyemem bununla birlikte şu an sorsanız yine tıp fakültesini seçerdim diyebilirim.

Tabipliğin, insanın gençlik yıllarından çalan bir meslek olmasına rağmen bir ömür bireysel gelişimine katkısı olduğu kanısındayım

Psikiyatri, kendisine tıp bilimleri arasında yer bulmaya çalışan bir branş, ancak diğer yandan sosyal bilimler açısından da önemi yadsınamaz. İşte tam da bu kavşakta yer aldığı için hep ilgimi çekmiştir. Evvelden bu yana insanları gözlemlemeyi mevcut durumun sosyal ve kültürel kritiğini yapmayı sevmişimdir. Kaldı ki bunların bireyler üzerindeki etkisini inceleme fırsatı tanıması açısından psikiyatri keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi. Tercihimde bunun katkısı olduğu kanaatindeyim.

Doktorluk elbette ki meşakkatli bir meslek. Ancak ülkemizdeki sağlık sisteminin işi daha da zorlaştırdığı herkesin malumu olan bir gerçek. Bundan ötürü düzeltmeyi, iyileştirmeyi, sağlığına kavuşturmayı sevmek ve bundan haz duymak çok önemli…

Ülkemizde çoğu az gelişmiş ülkedekine benzer şekilde ruhsal hastalıklar gereken ilgiyi görememiştir. Bu hem maddi anlamda hem de sosyokültürel anlamda psikiyatriye olan yaklaşımı yozlaştırmıştır.

Bu bağlamda, çoğu psikiyatrist kısa bir görüşmenin akabinde ilaç reçete ederek hastanın başvuru sürecindeki motivasyonunu gözden kaçırmaktadır. Zaten devasa büyüklükteki ilaç sektörünün tahakkümü altında olan tıbbın bu dalında da ilaçlar bazen mucize gibi algılanmaktadır. Bu da hastayı göz ardı edip hastalığa odaklanmayı, onları anlamaktan ziyade tedavi etmeye yönelmeyi beraberinde getirmektedir.

Ankara’da çalıştığım dönemden bir hastamın tedavi sürecinden çok fayda görmüş olması nedeniyle Adana’da görev yapan kızına beni önermesi ve onun da gördüğü fayda üzerine İzmir’de çalıştığım dönemde orada üniversite öğrencisi olan torununun bana gelmesi ve bunu tesadüfen öğrenmiş olmam, bu gerçekten şaşırtıcı idi.

Psikiyatri hastasını sadece psikofarmakoloji (ilaç bilimi) alanında ele almak bazen oldukça yanıltıcı olabilir. Bu nedenle hastayı anlamaya onunla ilgili veritabanı oluşturup en uygun yöntemlerin uygulamaya yönelik psikoteropatik yaklaşımın çok faydalı olduğuna inananlardanım.

İmkanlar el verdiğince ilaçla tedavinin yanında terapi seanslarıyla bunu desteklemenin danışanlarımda kalıcı iyilik hali sağladığını şahsen gözlemlemekteyim.

Bu minvalde genel olarak poliklinik çalışmalarımdan artan zamanlarda psikoterapi ile hasta tedavisi, kendini tanıma yolculuğuna yönelik içgörü kazandırıcı psikoterapi, hastalık olmadan da insanın düşünce ve davranışlarını keşfetmeye yönelik görüşme seansları üzerine çalışmaktayım.

Ayrıca spor psikiyatrisi üzerine yazdığım bir kitap bölümünün yakın bir gelecekte “Sporcunun ruh sağlığı” adlı kitap olarak yayınlanacağını ifade edeyim.

Bunların dışında adli psikiyatrinin ülkemizde kurulum aşamasında bazı kliniklerle çalışıp tavsiye düzeyinde bir süre hizmet verdim.

Her ne kadar her ilde sağlık sektörü hızla gelişmekteyse de malumunuz Adana ili bölgede bir sağlık üssü görevini üstlenmektedir. Psikiyatrinin mayhremiyet gerektirdiğini düşünürsek çevre illerden, özellikle de daha düşük nüfuslu yerleşimlerden başvuruların kaçınılmaz olduğunu söylemeliyim. Bunun diğer bir sebebi ise özel sektörde psikiyatr sayısının olması.

Başka şehirlerden hatta başka ülkelerden gelen hastaların takiplerini bizzat poliklinik başvurusu olarak yapmamın yanında güncel iletişim araçlarını kullanmanın da avantajını itiraf etmeliyim. Telefon, SMS, Skype, Viber, Whatsapp gibi uygulamalar aracılığıyla hastaların güncel durumları hakkında bilgi alabiliyor, soruları varsa onları cevaplayabiliyor hatta gerekirse online terapi görüşmeleri yapabiliyorum, sanırım bu da teknolojinin bize bir lütfu.

Çoğu zaman hastalarımdan ya da danışanlarımdan duyduğum bir hususun altını çizmek isterim. Psikiyatr kim? psikolog kim? Bunlar ne iş yapar? En sık duyduğumuz şey ise: “ biri ilaç yazıyormuş diğeri yazamıyormuş”

Psikyatri uzmanı tıp fakültesini bitirip yaklaşık 4-5 yıl bir ihtisas sürecinden sonra psikiyatri uzmanı olur. Psikolog ise Fen-edebiyat fakültelerinin ilgili bölümündeki 4 yıllık eğitimden sonra psikolog olur. Tabii ki sonrasında ilgili psikoloji dallarından birisini( endüstriyel, deneysel, klinik…) seçerse o dalda doktora yapıp uzmanlaşabilir ve bu alanda çok değerli psikologlar vardır. Ancak iş hasta bakmaya ve tedavi etmeye gelince bir psikologun gerekli gerekli extra eğitimi almadan bu işin içinde olmasını sağlık açısından sakıncalı bulduğumu söylemeliyim.

Psikoterapinin nasıl uygulandığı ve kimin yapacağı konusunda kavramsal bir kargaşanın olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, bazen iyi eğitimli psikolog arkadaşlar çoğu psikiyatri doktorundan daha iyi bir yaklaşım gösterebilmektedir.

Psikoterapi, hasta/danışan ve hekim ilişkisinin tek yönlü fayda üzerine kurulmasından ibarettir. Bu haliyle hem çok geniş uygulama alanı olabileceği hem de her görüşme ya da ilişkinin psikoteropatik ilişki özelliği taşımayacağı aşikârdır.

12 kişi bu sayfayı beğendi